30 Ağustos 2018 Perşembe

Hedefi ‘Cumhuriyetçi – demokrat TÜRKİYE’ olan Dergi’nin Güncel Yazıları "MEHMET ARİF DEMİRER" (No: 2018/34a–30 Ağustos 2018, Ankara) -Falih Rıfkı ATAY: “ATATÜRK, Vatanı Zaferi ile, Milleti Devrimleriyle Kurtarmıştır”

Hedefi ‘Cumhuriyetçi – demokrat TÜRKİYE’ olan Dergi’nin Güncel Yazıları
No 2018/34a – 30 Ağustos 2018
Falih Rıfkı ATAY: “ATATÜRK, Vatanı Zaferi ile, Milleti Devrimleriyle Kurtarmıştır”
Reşit Galip Caddesi No 101/10, Gaziosmanpaşa, Çankaya, ANKARA
demirer@kemalizm1938.org     0312 446 2045 – f. 0312 436 8036          demirer@dp1946.org
30 AĞUSTOS 2018, 
BU İKİ GAZETEDE ‘ZAFER’ YA HİÇ YOK YADA KÜÇÜCÜK

Bu milli gazete 1976 yılında “Dini bayramlar dışındakileri iptal edelim” diye başlamıştı.
Nurcular ise Zaferle-Maferle ilgilenmez “Risalei Nur” ile yatıp kalkarlar.
***
BUGÜN YAYIMLANAN Atatürk'ü Sevemeyenlerden Siyah Lekeler ve Biz KİTABIMDA ZAFER’in HABERİ DUYULMADAN ÖNCE İSTANBUL’da YAŞANANLAR[1]:
Bu tarihi günlere (26 - 30 Ağustos 1922) bir de İstanbul’dan bakalım :
Gazeteye geldiğim vakit, Anadolu’nun birdenbire kapandığını söylediler. İstanbul ve Türkiyenin işgal altındaki köyleriyle, memleketin öbür kısmı arasında hiçbir temas yapmaya imkân yoktu. Aradan 30 yıl geçti. O sabahki heyecanımın, şimdi bile gönlümü ürperttiğini duyuyorum.
— Acaba Yunanlılar mı taarruza geçtiler?
— Belki de bizimkiler...
Tarihte hiçbir perde, bu kadar ağır bir kader sırrı üstüne inmemiştir. Ne Rumca ve Ermenice gazetelerde, ne İngiliz veya Fransız ağzı konuşanların sözlerinde merak giderici bir yayıntı bile yoktu.
— Canım biz taarruz edebilir miyiz? Daha geçenlerde Fethi Bey mütareke aramak için Londra’ya gitti. Ummam  ki böyle bir delilik yapalım.
— İhtimal ne cepheyi ve ne de cephe gerisini tutamaz hale geldikleri için bir son çare aramışlardır. Hepimiz Mustafa Kemal’in dehasına inanırdık. Onun her şeyi, vara olduğu kadar, yoka da çevirecek bir zar atmayacağını biliyorduk.
Fakat nasıl haber almalı idik?
Bütün günümüz, adeta merak sancısı içinde geçti. Yalnız yemekten değil, düşünmekten kesilmiştik. Zırhlıları ile, tümenleri ve alayları ile Birinci Dünya Harbi düşmanlarının zaferi, hâlâ İstanbul’un sularında ve sokaklarında idi. Bir tek umut, bir avuç askerde[2] ve Mustafa Kemal denen bir isimdedir. Kapkara perdenin arkasında yalnız onların yaklaşıp uzaklaşan hayaletlerini sezinliyorum.
Nihayet Rumca gazetelerden ilk rivayetler çıktı, biz, taarruza geçmiştik ve başımızı Yunan ordusunun çelik kayasına boş yere çarpıp duruyorduk.
Türk ordusunun bir taarruz savaşına girmiyeceği fikri bizim kuşağımız için değişmez gerçeklerden biri idi. Ordumuzun kahramanlığına bel bağlardık, fakat onun ancak dayanma mucizeleri verebileceğini sanırdık. Onun son destanları 1877 harbinde Plevne, 1912 harbinde Edirne, sonra da Çanakkale idi. Rumca gazetelerin haberi ile, merakımız biraz azalsa bile, kaygımız ateş gibi yanıyordu.
Zaman geçtikçe umutsuzluğumuz arttı. Havadis duyurmakta Beyoğlu gazetleri ile yarış eden ve üstüste kasabalar alındığı rivayetlerini uyduran bir Türkçe sürüm gazetesine kızıyorduk.
Taarruz sökmüş olsa, bir tebliğ verirlerdi. Durduk mu?, geriledik mi? Ah, hiç olmazsa bi iki kasaba alsak da öyle dursak...
Bir iki kasaba alıp durmayı nimet saymaya başlamıştık. Az da olsa bir başarıyı, halk güvenini artırma yolunda kullanmak kolaydır. Bu bir edebiyat işidir. Fakat ya hiç birşeyyapamadıksa, ya geriledikse?
Mustafa Kemal’e kızanlar ağızlarını açmışlardı bile...
Akşam üstü gene beynimizin içinde aynı burgu, kalbimizin içinde aynı ağrı Büyükada’ya gidiyordum. Aydınlık, ferah bir ağustos akşamı... Köpüklü, uyanık ve neşeli bir deniz. Güverte, tıkabasa dolu... Türkçe konuşmayanlarda, birbirinin sözünü kapan bir sevinç var. Sadece bu sevinç, bizi yıkmaya yeterdi. Ne olmuştu? diye sormaktan korkuyorduk.
Bir fena şey vardı. Kimseye bir şey sormaksızın onu zihnimizde hafifletmeye uğraşıyorduk. İhtimal durmuştuk. Belki de bir iki noktada gerilemiştir.
Ordu bozulmamışsa bundan ne çıkardı? Yunanlılar da artık bitkin bir halde değil mi idiler? Aşağı yukarı bir uzlaşma yapabilirdik. Bu da, elbette Sevres Antlaşmasından daha iyi olurdu.
Fakat içimizdeki sorunun, kimseden aramaya cesaret edemediğimiz cevabı kendiliğinden yayılıverdi : Başkomutan Mustafa Kemal Paşa bütün karargâhı ile beraber esir olmuş...
Keder insanları öldürmez derlerse bu söze inanınız. Kalb denen şeyin ne dayanıklı bir maddeden yapılmış olduğunu ben, o akşam üstü Büyükada vapurunun güvertesinde öğrendim.
Türkleri Büyükada Yat Kulubü’nden kovmuşlardı. Yalnız bir iki sırnaşık, yolunu bularak içlerine sokulabilmişlerdi. Bunlar, o akşam cezalarını çekmişlerdir. Çünkü kulüpte, Mustafa Kemal’in esir olması şerefine kulübün bütün şampanyaları patlıyor ve Türkler de dağıtılan kadehleri içmeye zorlanıyordu. Ada sokakları çoluk çocuğun çığlıkları ile geçilmez bir hale geldi.
Ölümü bir uyku, rahat bir uyku gibi arıyarak sabahı ettik. İlk vapurun en görünmez köşesine sığınarak iki büklüm Köprü’ye indik.
Bütün Türkleri, yas içinde bulacağımı sanıyordum. Meğer ne kadar soysuzluğa uğramışız. Acaba sokaktakilerin hepsi, şu veya bu muhipleri cemiyeti[3] üyeleri mi idi? Bizimkiler utançlarından evlerinde mi kalmışlardı? Bu gülüşler, bu çırpınışlar, bu el sıkışlar ne idi?
Meğer bütün karargâhı ile Başkomutan Mustafa Kemal değil, Yunan Başkomutanı Trikopis esir olmuş...
Size, kalbin ne kadar dayanıklı bir maddeden yapılmış olduğunu yukarıda söylemeseydim, burada söylerdim. Bir çocuk gibi sıçramaya başladım. Habere, havadise, telgrafa koşuyorum. Hani dün kızdığımız o sürüm gazetesi yok mu, meğer resmi tebliğlerin kilometrelerce gerisinde imiş. Yunan ordusunu yok etmişiz ve İzmir’e giriyormuşuz.
Ben, ömrümde hiçbir edebiyat eserinde, ordulara ilk hedeflerinin Akdeniz olduğunu bildiren günlük emri okurken duyduğum zevki duymadım. Bu, bütün heyecanların üstünde bir heyecan veren, bütün şiirlerin ünstünde bir şiirdi. Ne olmuştuk, biliyor musunuz? KURTULMUŞTUK.
Ah Mustafa Kemal, Mustafa Kemal, sana ölünceye kadar o günün sevincini ödeyebilmekten başka bir şey düşünmiyeceğim.
Konuşmak için dilim, yazmak için kalemim tutuldu...
İşte, ATATÜRK’ü beğenmeyenlerin okuyup da ibret alacakları anılar bunlar. Büyük bir içtenlikle o günleri olduğu gibi gözümüzün önüne getiriyor. O karanlık ve umutsuz günleri. O Türk ordusunun taarruz gücünün bulunmadığı iddia ve kabul edilen, Türk’ün kendi vatanında sığıntı haline düşmüş olduğu günleri.
Bugün ATATÜRK’ü beğenmeyenler, ne gariptir ki, o günlerde de Mustafa Kemal’i beğenmiyorlar, Ankara’nın bir macera peşinde koştuğunu ileri sürebiliyorlardı...
Bugün aynı kişiler, bir taraftan “uçak ve tank yapacağız” diyenlerin[4] aşağılık şakşakçıları[5] diğer taraftan da şeriatın özlemcileridir. Gülerim ben bu gibi bedbahtlara...
·        ATATÜRK olmasa idi siz bugün tank ve uçak değil kürek sapı yapmak (veya yapmamak) durumunda olurdunuz!..
·        O karanlık günlerde Mustafa Kemal ve onun devrimci, kurtarıcı ruhu olmasa idi, bugün Anadolu da Orta Asya gibi esir bir vatandı Türklere.
·        Bugün Anadolu’nun kadını da Fizan’da olduğu gibi peçeli bir yaratıktı.
·        Bugün bizler de din ile yobazlığın farkına varamadan yetişip ölen kişilerdik.
***
Bugünlere, Osmanlı’nın o son ve perişan günlerinden (1922) geldik. Kıymetini bilelim ve Cumhuriyetçi Demokrat çizgide birleşelim.

Mehmet Arif Demirer 30 Ağustos 2018



[1]Italikyazılar Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya adlı kitabından, italik olmayan yazılar ise benim yazdıklarım
[2] Büyük Taarruzda yaklaşık 100 bin asker.

[3]İngiliz Muhipler Cemiyeti gibi Yabancı Ülkeler ile Dostluk Dernekleri olarak kurulmuş İtilafçı görüşte cemiyetler.
[4]ATATÜRK’ü Sevemeyenlerden Siyah Lekeler ve Biz’in ilk baskısı 1976 yılında yayımlanmıştı. O tarihte Erbakan uçak yapmaktan bahsediyor, onun Devlet Bakanı Hasan Aksay’ın gazetesi Milli Gazete ise gazetesinde siyah lekeleri oluşturan yazılar yayımlatıyordu. 
[5]Özellikle Milli Gazete









Hiç yorum yok:

Yorum Gönder